24 Nisan 2016 Pazar

İTALYAN YARGI SİSTEMİNDE ÖRGÜTLÜ SUÇLARLA MÜCADELE




                                                                                                      Yazar: Dr. Hasan Dursun 

Organize suçluluk, günümüz modern toplumunun mücadele etmesi ve önlem alması gereken bir realitesidir. Bu gerçekliğe önemsemeyen, buna karşı tedbirler almayan devletler çok ciddi diyetler ödemişler ve ödemeye devam edeceklerdir. Zira genel olarak suç toplumsal barışı, huzuru ve güvenliği tehdit eden bir virüs iken, organize şekilde işlenen suçlar bu virüsün daha sistematik olarak belirli bir hiyerarşi içerisinde örgütlenerek saldırması anlamına gelmektedir. Zamanında teşhis edilip müdahale edilmemesi, bu virüse duçar olan grubun, topluluğun, sistemin ya da devletin yok olmasına kadar gidecek veya hayati organlarını kaybetmesine neden olabilecektir. Hastalıklara neden olan virüs ya da mikroplar gibi organize örgütler de sistemin sosyal, politik ve ekonomik oluşumlarındaki eksikliklerden/açıklardan yararlanarak o bünyeye nüfuz ederler. Yaşanan bir kısım acı tecrübeler göstermiştir ki, belirli bir süre bu suç örgütlerinin etkilerinden uzak kalmayı başaran ve yapılan mücadeleye seyirci olmayı tercih eden ülkeler, ekonomik, sosyal ve politik olarak bedel ödemek durumunda kalmışlardır.
Organize suç işlemeyi kendilerine meslek edinen gerçek anlamdaki örgütler, yaşayan bir organizmadır. Bulunduğu sisteme kolayca adapte olabilir, topluma ayak uydurabilirler. Yine çağın olanaklarından yararlanma konusunda mahirdirler, zira bu organizmalar zekidirler. Bulundukları zamanın iletişim ve bilgi teknolojilerini kullanma konusunda hızlı ve mahirdirler.
Sınırların anlamını yitirdiği, bilgi, mal, para ve insan trafiğinin çok hızlı aktığı günümüzde suç örgütleri de kendilerini bu yeni gerçekliğe uyumlaştırma ve bundan yarar sağlama konusunda şaşırtıcı şekilde hızlı davranmışlardır. Önceden belirli bir bölge, çoğrafya veya ülkede faaliyet gösteren örgütler birleşerek, başka örgütün egemenliğini kabul ederek, çoklu evlilik yaparak etki, kapasite ve güçlerini artırmışlardır.
Yine teknolojinin sunduğu imkanlar nedeniyle suç örgütlerinin faaliyetlerini izleme, etkilerini azaltma ve bunları cezalandırma oranları artmamış, bilakis azalmıştır.
Suç örgütlerinin globalleşmesi, bunlarla mücadeleyi de yerellikten çıkartarak uluslararası oluşumların faaliyetleri arasına sokmuştur. Bu bağlamda gerek Birleşmiş Milletler, gerek Avrupa Birliği ve gerekse Avrupa Konseyi gibi uluslarüstü oluşumlar çeşitli girişimlerde bulunmaktadırlar.
Literatürde organize suçluluk denilince ilk akla gelen "mafya" tabiridir. Bu tabir ise İtalya ile adeta bütünleşmiştir. Mafya temalı bir çok roman yazılmış ve sinema filmleri çekilmiştir. Hatta mafya modayı da etkilemiş söylemleri, yürüyüşleri, giyinişleri kendi içerisinde örnek gösterilen bir tarz olarak sunulmuştur. Mafya'nın İtalyan devletine ve halkına maliyeti ise ekonomik ve sosyal anlamda çok ağır olmuştur. Örneğin  23 Eylül 1916-9 Mayıs 1978 tarihleri arasında İtalyan Başbakanı olarak görev yapan Aldo Moro, Kızıl Tugaylar adı verilen örgüt tarafından 16 Mart 1978 tarihinde kaçırılmış ve bu örgüt tarafından öldürülmüştür
Global gelişmelerin, yaşanan acı tecrübelerin, ulusal ve uluslararası toplumların baskılarının yönlendirmesi ile İtalya 1980'li yıllarda mafya ile mücadele bağlamında yasalarında çok önemli sayılabilecek ve bu bağlamda örnek olabilecek bir çok değişiklik yapmış, sisteminde farklılaşmaya gitmiştir. Bu çerçevede yaklaşık 114 yasal düzenleme yapılmıştır.
Mafya ile mücadele edecek kişi, kurum, kuruluş ve organlara Anayasal güvence getirilmesinin öneminin farkına varan İtalya, Anayasa değişikliği yaparak bu bağlamda önemli teminatlar öngörmüştür. Zira elinde bulundurduğu ekonomik, siyası ve silah gücü ile parlamento üyelerini rahatla etkileyip yönlendirme olanağına sahip suç örgütleri, istedikleri yönde kararlar çıkartabilmişler ve kendi güçlerini tahkim etmişler, önlerindeki engelleri bertaraf etmişlerdir. Normal yasal düzenlemelere konu edilebilecek bir kısım hususlar Anayasa'da yer verilmek suretiyle daha teminatlı hale getirilmiştir. örneğin adli kolluk teşkilatının yargılama makamlarına bağlı olduğu, savcıların teminatları, etkin soruşturma ve yargılamayı sağlayacak tedbirleri Anayasal hüküm haline getirerek değiştirilmesi zorlaştırılmıştır.
Hakim ve savcıların mesleğe girişleri, tabi hakim , tabi yargılama ve kuvvetler aykırılığı ilkeleri, hakimlik mesleğinin tanımı Anayasa'da belirtilmiştir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulumu'nun oluşumunda 2/3 çoğunluk üyenin hakim ve savcıların kendi arasından seçecekleri üyelerden oluşması sağlanarak, 1/3 üyeyi seçen Parlamentonun önemli olan bu Kurul içerisindeki etkinliği kırılmak istenilmiştir. Kurulun başkanı Adalet Bakanı olmayıp, Cumhurbaşkanıdır. Başkanvekili ise parlamento tarafından seçilen üyeler arasından Kurulca belirlenmektedir.
Adli kolluk kurulması ve teşkilatlanması ülkemizde yaklaşık bir asırdır tartışılmaktadır. Bu tartışmalar doğrultusunda 2005 yılında yürürlüğe giren CMK'nın hazırlanması ve kanunlaşması aşamasında adli kolluk kurumunun ceza mevzuatımıza girmesi konusunda aktif adımlar atılmaya başlanmıştır. Her ne kadar Yasa'nın hazırlık aşamasında savcılık birimlerine bağlı, idari kolluktan ayrı, müstakil bir oluşum olarak adli kolluk oluşumu planlanmış ise de, bir çok nedenden ötürü bu mümkün olamamış, önleyici kolluk bünyesinde ve kontrolünde, yargı birimleri dışında şekli bir "adli kolluk teşkilatı" ihdas edilmiştir. Gerçekte bakıldığında, uygulamada öncekinden farklı bir yenilik bulunmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Örgütlü suçlulukla mücadele konusunda yürütme hiyerarşisi dışında bir adli kolluk teşkilatının önemini acı tecrübeler ile yaşayan İtalya, Anayasasının 109.maddesinde “Adli makamlar adli polisten doğrudan doğruya yararlanır veya onu vasıtasız olarak kullanır” kuralını öngörmüş ve bu hüküm doğrultusunda yasal düzenlemeler yapılmıştır. Buna benzer bir düzenleme başka bir Avrupa ülkesinde yer almamaktadır.
Adli kolluk görevlilerinin soruşturma ve yargılama aşamasında doğrudan yargıya bağlanması, onların emir ve talimatları altına girmesinin Anayasal bir güvence altına alınmış olması önemlidir. Bunun gerekçelerini İtalya’nın organize suçluluk ile mücadele tarihinde bulmak olanaklıdır. İtalyan devleti ve halkının geçmişte suç örgütleri ile yaşadığı sorunla, bu örgütlerin yasama ve yürütme üzerinde sahip olduğu etki; bu etkiden yararlanarak yargı teşkilatına, yargı çalışanlarına ve işleyişine doğrudan ve dolaylı şekilde müdahale etme girişimleri ve buna bağlı olarak örgütlü suçluluk ile mücadelenin zafiyete uğrama ihtimali, suç örgütleri ve suçlulukta mücadelenin inkıtaa uğramaması adına İtalyan Kurucu Meclisi Anayasalarına yargı lehine adli kolluk teminatını koyma yolunu seçmiştir. 
Anayasasının bu açık düzenlemesi doğrultusunda yasal düzenlemeler yapan İtalya, savcılıklar ile aynı binada faaliyet gösteren, emir ve talimatlarını doğrudan savcıdan alan, önleyici kolluktan fiziki olarak tamamen ayrı, ataması ve nakli savcılık tarafından istenilmediği veya kabul edilmediği taktirde yapılamayan bir adli kolluk teşkilatı oluşturmuştur.
Organize suçluluk mücadele kapsamında en önemli yasal düzenleme 1982 yılında çıkartılan, mafya tipi oluşumları suç örgütü olarak kabul eden, bunların malvarlığı niteliğindeki değerlerine yönelik olarak önleyici tedbir çerçevesinde çeşitli yaptırımların uygulanacağını öngören, savcı ve kolluk birimlerine yürüttükleri soruşturma ve inceleme aşamalarında önemli yetkiler veren (mafya örgütlerine üye oldukları konusunda yeterli şüphe bulunanların malvarlığı unsurlarına yönelik el koyma ve bu malların meşruluğunu göstermedikleri takdirde müsadere edilmesi gibi) Kanundur.
Organize suçluluk ile mücadele açısından yapılan önemli bir yasal düzenleme de mafya tipi örgütler tarafından işlenen suçlarda “harici suç ortaklığı” olarak kabul edilebilecek eylemlerin yasal olarak tanımlanarak yaptırım altına alınmalarıdır. Harici suç ortaklığı kavramı içerisinde değerlendirilebilecek eylemler daha çok “beyaz yakalı suçluluk” diye adlandırabileceğimiz eylemlerde söz konusu olmaktadır. Zira çoğu kez çeşitli meslek profesyonelleri, girişimciler veya politikacılar eylem ve kararları ile Mafyayı beslemekte veya ondan beslenip güç almaktadır. Bu yasal düzenleme kullanılarak hakkında adli soruşturma başlatılan kişilerden en önemlisi ve bilineni önceki İtalyan Başbakanlarından Giulio Andreotti’dir.
Yapılan yasal değişikliklerle, İtalyan yargı sisteminde daha önceden olmayan, organize (mafya tipi) suçlulukla mücadele açısından idari ve adli hiyerarşi içerisinde faaliyette bulunan yeni kurumlar oluşturulmuştur. Bu çerçevede kolluk birimleri üzerinde ve onların faaliyetlerini koordine etmek amacıyla Anti-mafya Araştırma Başkanlığı (DIA) ile örgütlü olarak işlenen suçları soruşturmakla görevli özel yetkili Bölge Savcıları arasında koordinasyon sağlayan ve bilgi toplayarak yapılan soruşturmalara katkı sağlayan Örgütlü Suçlarla Mücadele Ulusal Başkanlığı (Başsavcılığı) (DNA) ve örgütlü suçları soruşturmaktan sorumlu Bölge Savcılıkları (Direzione Distrettuale Antimafia-DDA) oluşturulan önemli kurumlar arasındadır.
Savcıların bağımsızlığı Anayasal olarak teminat altına alınmıştır. Anayasada yer alan ve savcıların bağımsız şekilde çalışmalarını teminat altına alan ilkeleri aşağıdaki şekilde belirtebiliriz:
·         Soruşturma yapma zorunluluğu ilkesi: Savcılık, bir suçla ilgili haber aldığında soruşturma başlatmak zorundadır (İtalyan Anayasası m.112). Burada sonucun niteliği önemsizdir. Zira soruşturma başlatılması zorunlu olmak ile birlikte, soruşturma sonrasında dava açılması her olay için zorunlu değildir.
·         Coğrafi teminat ilkesi: Yasama veya yürütme organı hâkimlerde olduğu gibi, savcılık teminatı bağlamında savcıları görevlerinden alamazlar, başka bir görev yerine naklini sağlayamazlar. Savcıların görev yerleri kendileri istemedikçe değiştirilemez. İtalya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu savcıların atamasını ve görev yerlerini değiştirmekle yetkili tek yetkili kurumdur. HSYK tarafından savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi kişinin talebi yanında, disiplin soruşturması sonrasında da olabilir.
·         Adli kolluktan yararlanma ilkesi: Yapılan soruşturma ve kovuşturma aşamasında adli kolluk birimleri, yürütmeye bağlı olmayıp, yargının yetki ve sorumluluğu altında faaliyetlerini sürdürürler (İtalyan Anayasası m. 109).
Adli kolluk teminatı ile amaçlanan yasama ve yürütmenin keyfi karar ve uygulamaları ile adli kolluğa müdahale etmelerinin önüne geçmektir. İtalyan yargı sistemi ve çalışanları bu hükmün sağladığı güvence çerçevesinde örgütlü suçlulukla mücadelede önemli başarılar elde etmiş ve bu konuda sorun yaşayan ülkelere de güzel bir örnek teşkil etmiştir.
Yasama organı tarafından yukarıda belirtilen güvenceleri sınırlayan, bu ilkelere zarar veren tüm faaliyetleri Anayasa’ya aykırı olacaktır. Bu ise çıkartılan düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi tarafından iptalini sonuçlayacaktır. Yine buna paralel şekilde yürütme organı tarafından bu ilkelere zarar verecek işlem ve eylemler hem Anayasa’ya ve hem de buna paralel çıkartılan yasal düzenlemelere aykırılık teşkil edecektir.
Üç dereceli bir yargılımı sistemini benimseyen İtalya'da 26 istinaf Mahkemesi bulunan yer Başsavcılıkları nezdinde örgütlü suçlarla/mafya ile mücadele etmek üzere oluşturulan Bölge Savcılıkları (DDA) bulunmaktadır. Bu savcılar merkezi Roma'da, Yargıtay nezdinde faaliyette bulunan Örgütlü Suçlarla Mücadele Ulusal Başkanlığı (Başsavcılığı) (DNA)'nın koordinesinde çalışmaktadırlar. DNA'nın temel görevi bölge savcıları arasında koordinasyon sağlama, örgütlü suçlulukla ilgili bilgi toplama ve bunları değrelendirerek sonuç çıkartmaktır.
Örgütlü suçları soruşturmakla görevli bulunan savcıların yetkileri bulundukları bölgenin çoğrafi sınırları ile tahditli olmayıp, tüm ülke genelini kapsamaktadır. Bir olaya ilişkin olarak bir den fazla bölge savcısı tarafından soruşturma yapıldığını öğrenen DNA, her ikisinden gerekli bilgileri alarak, bu soruşturmanın hangisi tarafından yürütüleceğini kararlaştırır ve diğerinden tüm bilgi ve belgeleri buraya göndermesini ister. Bu nedenle her bölge savcılığı elde ettiği verileri, uyguladığı tedbirleri oluşturulan ve DNA nezdinde tutulan veri bankasına işlemek zorundadır.
Bölge savcıları arasındaki dosya dağılımı, ora Başsavcısı tarafından, uzmanlık ve yetkinlikleri, iş durumu gözönüne alınarak, yapılır. Kendisine tevzi edilen bir dosyanın Başsavcı tarafından alınması ancak yazılı bir talep ile söz konusu olabilir. Bu yazılı talepnamede Başsavcı neden ve niçin tevzi edilen bir dosyanın bir savcıdan alınarak başka birisine vermek istediği belirtmek zorundadır. Bu talepnameyi alan savcı, belirtilen gerekçeleri yerinde görmediği taktirde bu hususta karar verilmesi için bulunduğu yer komisyonuna itiraz ederek, dosyanın kendisinden alınmamasını isteyebilir. Bu halde nihai kararı ilgili komisyon verir.

İtalyan yargı sisteminde başlatılan soruşturmaların bitirilmesi açısından azami bir süre öngörülmüştür. Buna göre genel suçlar açısından bu süre 6 ay olup ağır suçlar açısından ise 1 yıldır. Bu süreler ön soruşturma hâkiminin yapacağı değerlendirme sonrasında genel suçlar açısından 6 ay, ağır suçlar açısından ise 1 yıl daha uzatılabilir. Toplam süre normal suçlar açısından 1 yıl, ağır suçlar açısından ise 2 yılı geçemez. Sürenin önemi ve yaptırım gücü, süre geçmesinden sonra elde edilen verilerin yargılama aşamasında hâkim tarafından değerlendirme dışı bırakılacak olmasıdır.
Genel suçlara hakkında yürütülen soruşturmalara ilişkin savcılık tarafından talep edilen soruşturmanın gizliliği süresinin bir 6 ay daha uzatılma talebi ön soruşturma hâkimi tarafından şüpheliye bildirilir. Ancak böyle bir bildirim örgütlü olarak işlenen suçlara ilişkin olarak yapılmaz. Bu örgütlü suçlara ilişkin olarak yürütülen soruşturmaların mahiyetinin bir gereğidir. Aksi durumda örgütlü suçlulukla mücadele imkânsız hale gelir. Hakkında alınan iletişimin denetlenmesi, ortam dinlenmesi, teknik araçlarla izleme gibi tedbirler anlamsız hale gelir. Bu ve benzeri soruşturma yöntem ve tekniklerinin kendisinden beklenen sonucu doğurması için muhatabının bu tedbirlerden haberdar olmaması gerekir.
Bölge Savcılarından sorumlu olan Başsavcıya karşı soruşturmanın gizliliği ilkesi uygulanmaz. Zira Bölge Savcıları, hiyerarşik işleyişte emrinde çalıştıkları Başsavcı adına faaliyetlerini yürütürler. Bu bağlamda Başsavcının talep ettikleri bilgi ve belgeleri kendisi ile paylaşmak zorundadırlar. Bu bilgilendirme çerçevesinde Başsavcı, Bölge Savcıları arasındaki iş bölümünü yapmakta, soruşturmaların geldiği safhayı kontrol edebilmekte, müdahale gereken bir konu olup olmadığını denetleyebilmektedir.
Soruşturma ve kovuşturma aşamasında mafya tipi suç örgütleri ile mücadeleyi kolaylaştıracak düzenlemeler yapılmıştır.
Bölge savcılıkları tarafından suç soruşturması çerçevesinde yapılacak adli dinlemeler kendi binalarında oluşturulan teknik altyapı ve teknik elemanlar kullanılmak suretiyle doğrudan emrinde çalışan adli kolluk görevlileri tarafından yerine getirilmektedir.
Dinlemeler hâkim kararı ile yapılır. Uygulanan bu tedbirlerin belirli bir süresi vardır. Dinlemelerin süresiz olarak yapılması düşünülemez. Dinleme kapsamında kalan ancak Bölge Savcılıklarının soruşturma yetkisine girmeyen suçlar açısından dinleme süresi 15 gün olup, bu süre 15’er günlük sürelerle uzatılabilir. Ancak her hâlükârda bu süre 1 yılı geçemez (İCUK m.267/3). Örgütlü suçlarda dinleme süresi 40 gün olup, bu süre 40’ar günlük süreler ile soruşturma hâkimi tarafından dosya üzerinden inceleme yapılarak uzatılabilir. Bu süre toplamda 2 yılı geçemez.
Örgütlü suçları yargılamakla görevli özel ve yetkili bir mahkeme yoktur. Bölge savcıları yaptıkları soruşturma sonrasında suç yeri doğrultusunda gerek bulundukları yer mahkemelerine ve gerekse başka yer mahkemelerine dava açabilmektedirler. Başka yer mahkemelerine açılan davalarda, davayı açan savcı söz konusu davayı bizzat takip eder.
İtalyan hukuk sistemi içerisinde mafya ile mücadele çerçevesinde oluşturulan normatif çerçevenin özelliklerinden kısaca bahsetmek gerekirse:
- Suç örgütleri tarafından daha çok işlenen suçlar yasal mevzuatta tanımlanmış ve müeyyide altına alınmıştır.
- Suç ve suçlulukla mücadele bağlamında etkin bir önleme sistemi kurularak, toplum açısından tehlikeli olabilecek oluşumların önüne geçilmeye çalışılmıştır.
- Örgütlü olarak işlenen suçların önlenmesi, araştırılması ve bastırılması için kolluk birimlerine ve adli makamlara özel yetkiler tanınmıştır (arama, telefon dinleme, teknik takip, gizli operasyonlar yapma, işbirliği yapan kişi ve kurumlar için ödüllendirme ve yargılamanın hızlı şekilde işlemesi için özel düzenlemeler getirme gibi).
- Organize suçlulukla etkin şekilde mücadele edilmesini temin için kolluk teşkilatı ve yargılama/soruşturma birimleri içerisinde özel yetkili organlar oluşturulmuş ve bunlar arasında etkin bir koordinasyon kurgulanmıştır.
- Suçla mücadele için ceza yaptırımlarına ek olarak, özel bazı düzenlemelerde çeşitli tedbirler uygulanmasına olanak sağlanmıştır.
- Savcıların yer itibariyle yetkileri genişletilmiştir.
- Adli kolluk ve silahlı kuvvetlerin normal yetki çevreleri dışında, ilgili birimler tarafından gerektiğinde kullanılmalarına olanak sağlanmıştır.
- Organize suçluluğun ekonomik ve sosyal hayatta etkin olmasını ve buralara sızmasını engelleyecek normlar getirilmiştir. Bu bağlamda ihale mevzuatı, finans piyasası ile ilgili hükümler, kamu idaresinin işleyişine ilişkin ilke ve prensipler, suç örgütü ile uzantılı kişi, kurum ve oluşumların buralarda varlık göstermesini engelleyecek şekilde yeniden tasarlanmıştır.


NOT: Yazarın aynı konudaki bilimsel makalesi Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır. Ulaşmak için  lütfen linki tıklayınız http://dergi.uyusmazlik.gov.tr/umd/5besincisayi/hasandursun.pdf

2 Nisan 2016 Cumartesi

LOMBROSO VE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKININ GÖZÜNDEN : SUÇLU - KÖTÜ İNSAN


                             Yazar: Mustafa DOĞAN

İnsanın kendini tanıma yolculuğu muhtemelenilkin kendi bedenini tanımasıyla  başlamıştır. Gerçekten öyle değil midir?. İnsan minicik bir bebek iken ellerini gördüğünde, ayağını ağzına götürdüğünde ve kendi sesini duyduğunda nasıl heyecanlanır, merakla inceler, dinler, dokunur ve tadar.

İnsan vücudunun iyilik ve kötülükle ilişkisi, diğer alanlara nazaran  belki de en çok araştırılan konudur. İnsanın boyu, kemik yapısı, saç ve göz rengi, ırkı,  o kişinin iyi veya kötü olması ile  ilişkilendirilebilir mi? Bu soruyu "İnsan bedeni, suçlu bir kişiliğin tespitine imkan verir mi?"  şeklinde sormamız halinde cevap ne olabilir?

Kriminoloji suç ve suçluyu  inceleyen bilim dalıdır. Bu biliminin kurucularından kabul edilen ve ceza hukukuna pozitivizmin yöntemlerini kazandıran isimlerin en önemlisi hiç kuşkusuz Cesare Lombroso'dur. Lombrosso 1835 - 1909 yılları arasında yaşamıştır. Kendisi adli tıp profesörü olup, seneler boyunca,  suçluların bedenleri üzerinde çalışma şansı elde etmiştir. Çalışmaları sırasında "insan bedeni ile suç arasında ilişki kurulabilir mi?" sorusuna cevap aramıştır. Elde ettiği veriler ve ortaya çıkan istatistiki sonuçlar, suçlular arasında ortak noktaların bulunduğu göstermiştir. Belli kafatası ve kemik yapısına sahip olanların, belli bir iklim ve coğrafi bölgeden gelenlerin, ortak suç eğilimlerine sahip olduklarını tespit etmiştir.  Yapmış olduğu çalışmaları  bir kitapta toplayarak yayımlamıştır. Kitabının adı "Suçlu İnsan" dır. Lombrosso kitabında insanların, doğuştan gelen bedeni özelliklerinin o kişinin  suçlu olarak doğduğunu gösterdiği iddiasındadır. Kitabı ve görüşleri büyük yankı uyandırmıştır. Lombroso'ya  pek çok soru yöneltilmiş, kitapta ileri sürdüğü kimi görüşlerine kaynaklık eden verilerin elde edilme yöntemi, bu verilerle insanın suçlu doğmuş olmasının kabulünün mümkün olmadığı yönündeki eleştirilerin sonu gelmemiştir.  Bu alandaki pek çok eleştiriye rağmen Lombroso'nun görüşleri uygulamaya bile geçirilmiştir. Kimi polis şefleri Lombroso'nun işaret ettiği özelikleri taşıyanlara suçlu muamelesi yapılmış ve insanlar soruşturulmuştur. Lombroso'nun görüşleri düşünürler ve ceza hukukçuları tarafından tartışıladursun, uygulayıcılar suçluları daha iyi tanıma ve onlarla ilgili veri bankaları oluşturma gayretine girmişlerdir.  Önceleri kızgın demirlerle suçlunun sırtına, kol pazusuna veya baldırına yapılan mühürler, yerlerini suçluların  resimlerini çizip, ayak boylarını, kemik uzunluklarını ölçüp ve elde edilen verileri arşivlemeye dönüşmüştür. Tüm bu süreç parmak izi ve DNA'nın keşfi ile müthiş ilerlemeler kat etmiş, hatta insan beyninde bulunan "amigdala" adlı organ ile suç arasındaki ilişkiyi tartışmakta ve cevaplar bulmaktadır. Ancak soru değişmemiştir: "insan bedeni ile suç arasında ilişki kurulabilir mi". Bugün kriminoloji bilmi hala aynı soruya cevap aramakta, diğer bütün bilimleri de bu cevabı bulabilmek için seferber etmektedir.  

Batıda bunlar yaşanırken, doğuda yani bizim topraklarımızda neler oluyordu. Hukuk mekteplerinin öğretim görevlileri, ilmiye sınıfı, tıp ve sosyal bilimlerle meşgul olanların aklına   bu tür soruları sormak hiç mi gelmedi. Bu sorunun cevabını verilecek cevap tabii ki "evet" dir. Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın "Marifetname"si bunun en önemli örneğidir. Erzurumlu İbrahim Hakkı 1703-1780 yılları arasında yaşamıştır. Astronomi, fizik, psikoloji, sosyoloji ve din alanlarında pek çok çalışması vardır. En ünlü eseri bizim de belirttiğimiz gibi "Marifetname"dir. Marifetname astronomiden, tıbba ve sosyolojiye kadar pek çok alanda bilgi ihtiva etmektedir. Bizim bu yazımızla ve Lombrosso ile ilişkisi ise anatomi bilminden yararlanarak kaleme aldığı ve insan bedeni ile iyilik ve kötülük   arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bölümlerdir. Bu bölümlerde insanının,  boy uzunluğu, kemik yapısı, yüz hatları, göz ve saç renkleri gibi onlarca hususiyet ile iyilik ve kötülük arasında irtibat kurulmuştur. İyilik ve kötülük kavramlarının,  ceza hukukundaki karşılıklarının suçlu ve masum olduğunu ifade edebiliriz.  İbrahim Hakkı bu irtibatı kurarken, anatomi bilginlerinin vermiş olduğu bilgilere göre diyerek ,bu bilgilerin kaynağının tıb biliminin verileri olduğunu ortaya koymuştur. Bu şekildeki bir atıf aslında bu bilgilerin halihazırda ve bir süredir doğu bilginlerinin elinde olduğunun en önemli göstergesidir.  Lombroso'nun fikirleri Batı'da büyük yankı uyandırırken, İbrahim Hakkı'nın fikirleri hakkında çok ciddi eleştiriler yapıldığına yönelik, daha doğrusu eleştirildiğine, bu tespitlerin akla ve bilme uygun olup olmadığının tartışıldığına veya  bu verilerin o dönem hukuk düşünürleri tarafından ciddiye alınıp,    kullanıldığına dair herhangi bir tespite rastlayamadık. Bunun sebebi, bahsedilen konuların doğulu bilginler arasında etraflıca tartışılmış ve eserlere yansıtılmış olması ve zaten bilinen şeyler olması,  Lombroso'nun fikirlerinin çok dikkat çekmesinin sebebinin ise aydınlanmanın ışığı ile yeni muhatap olan Avrupalı fikir ve bilim adamlarının ilk defa bu tür bilgilerin bu şekilde arzı ile muhatap olmalarıdır diye düşünüyoruz.

İki büyük bilim adamı birisi Doğu'nun diğeri Batı'nın ışığı. Lombroso'nun söyledikleri o güne kadar bilimsel bir yöntemle ve somut verilerle dile getirilmemişti. Farklıydı ve tartışmaya değerdi. Tartışıldı, bu tartışma Kriminoloj'yi doğurdu, ceza hukukuna pozitivizmi kazandırdı. Aynı düşünceleri O'ndan yüzyıl kadar  önce Doğu'nun ışığı olan Erzurumlu İbrahim Hakkı'da dile getirmişti. Ancak O'nun ışığı bizim hukukumuzu bu şekilde aydınlatamadı, bizde kriminolojinin doğumuna vesile olmadı, bırakın pozitivizmi, tıb ve anatomi biliminin verilerinin hukuk biliminde, özellikle ceza hukukunda kullanılmasının mümkün olup olmadığı dahi tartışılmadı. Açıkçası tartışılıp tartışılmadığı dahi bilinmemektedir.  Bugün bile bu mesafeli duruş değişmemiştir. Peki bunları bilmeye ihtiyaç var mıdır? Sizce? 

6 Mart 2016 Pazar

CEZANIN SON ÇARE OLMASI (ULTİMA RATİO) İLKESİ VE TÜRKİYENİN DURUMU



Yazar: Mustafa DOĞAN

Sosyal bir varlık olan insanı, içinde bulunduğu toplumu ve bunlar arasındaki yatay ve dikey ilişkileri inceleyen bilim dalları sosyal bilimler olarak kabul edilmektedir. Sosyal bilimler, toplumu bütüncül olarak ele alırken gerek pozitif bilimlerin gerekse diğer alanların bakış açıları ile toplumu sürekli gözlemlerler.  Mevcut sorunların tespiti, ileride doğabilecek olanların önceden tahmini, halde ve istikbalde  sağlıklı ve sürdürülebilir bir toplum için büyük önem taşımaktadır. Sosyal problemlerin çözümünde birçok bileşenden faydalanılmaktadır. Bunlar temelde önleyici ve onarıcı özellik gösteren çalışmalar olarak ikiye ayrılmaktadır. Cezanın, bünyesinde barındırdığı korkutucu özellikler nedeniyle toplumun korunması açısından genel önleme; kişinin suç işleme yeteneğini ortadan kaldırması, onu ıslah etmesi ve yeniden suç işleme düşüncesine karşı gözdağı vermesi nedeniyle özel önleme etkisi vardır. Bu özellikleri nedeniyle cezanın toplumsal sorunların çözümünde önleyici ve onarıcı etkiye sahip olduğu kabul edilmektedir. 

Cezanın insanlık tarihinin ilk günlerinden bu yana korkutucu ve caydırıcı etkisi ona öncelikle başvurulmasının temel sebebi olarak kabul edilmiştir. Korku bilindiği üzere insanoğlunun en zayıf yanlarından biridir. Toplum yöneticileri geçmişte olduğu gibi bugün de cezanın korkutucu etkisinden medet ummaktadırlar.

Günümüzde ceza ile ilgili bakış açısı, ondan  ne ölçüde istifade edilmesi gerektiği üzerindedir. Devletlerin sahip olduğu en  güçlü ve hızlı sorun çözme aracının, ceza olduğu yönündeki genel kabul, yönetici sınıfın suçları ve cezaları politik birer malzeme olarak kullanma arzusu buna karşın toplumsal problemlerin çok yönlü çözülmesi ihtiyacı soruyu daha tartışmalı bir hale getirmektedir.  Bu tartışmaya bir çıkış yolu ararken, bir dönem Almanya İçişleri Bakanlığını da yapmış olan Profesör Werner Maihofer'in konuya ilişkin iki tespiti ile karşılaştık, bunlardan ilki "Ceza hukuku vatandaşların Magna Carta’sıdır" diğeri ise "Ceza hukuku sosyal politikanın ultima ratiosudur". Kanaatimizce bu tespitlerle birey - devlet ilişkisinde cezanın yeri,  kısa öz ve net bir şekilde ortaya konulmuştur.   Evet ceza hukuku vatandaşların Magna Carta'sıdır ve  üstün güç sahibi olan ve cezalandırma yetkisinin yegane sahibi olan devlet, ceza hukuku ile belirlenen ölçüler dahilinde dizginlenmiş olmaktadır. Bir yandan ceza usul hukuku ile soruşturma ve yargılama süreci disipline edilerek keyfiliğin önüne geçirilebilirken, öte yandan maddi ceza hukuku ile de devletin keyfi olarak suç ihdası veya keyfi ceza tayin ve cezalandırma yöntemleri üretmesinin önüne geçilebilmektedir.  

Maihofer'in "Ceza hukuk sosyal politikaların ultima ratiousudur" tespiti de son derece yerinde ve sosyal politikaların tespit ve tayininde ceza hukukunun yerini tam ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. İnsan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devletinden bahsedilecekse, hiç şüphesiz ceza son çare olmalıdır. Başvurulması kolay, ucuz ve daha az maliyetli olması nedeniyle devlet gücünü elinde bulunduranların cezaya temayülü her zaman vardır ve olacaktır da. Peki devletlerin sosyal problemleri çözmek için sıklıkla cezaya başvurmasının neticesi ne olacaktır? Suç ihdası ve cezaya başvurudaki artış kendini sadece avukat vekaleti ücretlerinin artışında göstermeyecek, aynı zamanda örgütlü suçları artıracak, suçluları daha profesyonel olmaya itecek ve toplum zamanla suçu daha güçlü hisseder olacak ve bir süre sonra başlanılandan daha kötü bir noktaya gelinmiş olacaktır.

Cezanın son çare olması ilkesinin sosyal politikalara yansımasını Türkiye uygulamaları üzerinden de değerlendirebiliriz. Türkiye'de 5237 sayılı yasanın 191. maddesinin ilk şeklinde uyuşturucu kullanımı bir bağımlılık ve dolayısıyla sağlık problemi olarak kabul edildi,  kullanıcıya ve kullanmak için üzerinde bulundurana da bu nedenle  tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri öngörüldü, ihlal halinde ceza verilmesi söz konusuydu. Bu bakış açısı Kara Avrupasında, Portekiz, Hollanda gibi devletlerdeki uygulamalara benzerdi ve oralarda müspet neticeler vermişti. Ülkemiz de ise beklenen olmadı, tabir caizse geri tepti ve uyuşturucu kullanım oranları, 2015 yılına gelindiğinde 10 yıllık bir süre içinde 20 kat arttı.  2005 yılında yaşanan büyük ceza hukuku reformunun ve yeni ceza politikasının en önemli kurumlarından biri olan Denetimli Serbestlik sistemi de aynı zaman diliminde beklenemeyen bu suç artışı karşısında adeta çöktü. Ceza adaleti uygulamalarının yürütüldüğü tarafta hal böyle iken sağlık sisteminde ise durum çok da farklı değildi. Alkol ve madde bağımlılığına düçar olanların tedavilerinin yapılması ve onlara rehberlik desteğinin sağlanması için kurulan ve yıllardır bu alanda hizmet yürüten AMATEM'ler de adeta çöktü. Avrupa örneklerindeki başarıya rağmen Türkiye'deki bu hayal kırıklığı nasıl yorumlanmalı. Orası Avrupa, burası Türkiye, pek çok alanda farklılıklar ve herkesin kendine özgü şartları var demek gerçeklere gözleri kapamak olacaktır.  Örnek olarak Portekiz ele alındığında orada bizde olduğu gibi ilkin uyuşturucu suçları suç olarak tanımlanıp ceza tehtidine maruz bırakılmış ancak bu yaklaşım tarzı çözüm üretmeyince,  2000'lerin başından itibaren madde kullanımı bir hastalık olarak görülmüş ve bu düşüncenin gereklerine uygun olarak  toplum merkezli tedavi sürecini sağlayacak alt yapı oluşturulmuş, madde kullanıcı ve bağımlılarını topluma kazandırmayı sağlayan bir dizi tedbirden sonra uyuşturucu madde kullanımında %50'lere varan büyük düşüşler sağlanmıştır. Madde bağımlılığındaki düşüş, uyuşturucu madde ticareti suçlarını da kendiliğinden düşürmüştür.

Ceza hukukunun sosyal politikaların belirlenmesinde ultima ratio olacağı en önemli alanlardan biri hiç şüphesiz aile olmakla birlikte ülkemizin aile suçları açısından karnesi çok da iyi değildir. Gerek 5237 sayılı TCK'da gerekse 6284 sayılı Kadının Korunması Hakkında kanunda yer alan cezai ve idari tedbirler, kendilerinden önceki düzenlemelere göre oldukça serttir ve oldukça katı bir şekilde uygulanmaktadır. Tüm bu cezai düzenlemelere rağmen aile içi şiddet ve kadınlara karşı işlenen suçlar azalmadığı gibi sürekli artış göstermektedir.

Ultima ratio ilkesine en yoğun bir şekilde uyulması gereken diğer bir alan ise hiç şüphesiz çocuk suçluluğudur. Ülkemizde cezaevlerinde 3000 civarında suça sürüklenmiş çocuk bulunmakta, denetimli serbestlik üzerinden takip edilen çocukların sayısı ise 10.000'den fazladır. Türkiye'de çocuk ceza infaz sistemi öylesine ağır eleştirilere maruz kalmaktadır ki çocuk cezaevlerinin kapatılmasına yönelik bir sivil toplum hareketi bile olmuştur. Bu yoğun eleştirilerin merkezinde ceza adaleti sistemi çocukları ıslah etmek yerine onların suçun içine daha fazla çekmektedir. Çocuk ceza adaleti sistemi konusunda son çare ilkesine sadakatle hizmet eden kurumlardan biri  İngiltere'de bulunan Youth Justice Board'dır.  Youth Justice Board, Çocuk Adalet Kurulu olarak da çevirebileceğimiz, Türkiye'deki BDDK gibi bağımsız idari otorite benzeri bir kuruldur. Bu kurul, suça sürüklenen veya sürüklenmesi ihtimali olan çocuklar ceza adalet sistemi ile ilk tanıştıklarında, o çocuklara ulaşıp onların takip ve suçtan korunmasına hizmet etmektedir. Kurul suça sürüklenmesine rağmen cezaevine girmemesi gereken çocukların korunması için gereken tüm tedbirleri almaya ve ilgili devlet kurumlarını da harekete geçirme yetkisine sahiptir. İskoçya da suçla mücadelede sosyal politikaların en etkin yürütüldüğü ülkeler arasında sayılmaktadır. "The Chlidren's Hearing System" İskoçya'daki çocuklara yönelik toplum merkezli programlardan sadece biri olup bu programda  çocuklar çok yönlü olarak takip edilerek suça sürüklenmelerinin önüne geçilmeye, suça sürüklenenlerin de suçtan kurtulmalarına ve mükerrerliğin önüne geçilmesine yönelik çalışmalar yürütülmektedir.

Ülkemizde uyuşturucu suçları ile ilgili son yapılan mevzuat değişiklikleri ile uyuşturucu imal ve istihsal suçlarından, uyuşturucu madde kullanım ve ticaretine kadar tüm suçlarda ceza artışına gidilmiştir. Yine aile suçlarında ve kadına karşı işlenen suçlarda idari ve adli yönden ciddi cezai tedbirler halen yürürlükte olmasına rağmen suç rakamları bir türlü düşürülememekte popülist yaklaşımlarla bu alandaki cezaların da daha fazla artırılmasına yönelik söylemler hergün daha fazla gündeme gelmektedir. Bu şekilde ceza artışlarının ve cezai tedbirlerin öne çıkarılmasının suçların azalmasına katkısı olmadığı, olmayacağı ulusal ve uluslararası tecrübelerle ortadadır. Ülkemizde de cezanın son çare olması ilkesine saygı gösterilip gereklerinin yerine getirilmesi halinde toplumu doğrudan ilgilendiren uyuşturucu ve aile suçlarında kendiliğinden düşüş sağlanacağı kanaatindeyiz. Ülkemizde yapılması gereken devletin de desteği ile toplumun kendi dinamikleri olan sivil toplum kuruluşları eliyle saha hakimiyetinin sağlanmasıdır. Bağımlılık gibi kişilerin tek başlarına mücadele etmeleri çok zor olan alanlarda insanların ihtiyaç duydukları ve kendilerine destek verecek danışma ve destek merkezlerinin onların ayağına götürülmesi ile ceza hukuku mekanizmaları işletilmeden pek çok sosyal sorun kendiliğinden çözülmüş olacaktır.



6 Şubat 2016 Cumartesi

UYUŞTURUCU MADDE İSTİHSAL (ÜRETİM) SUÇLARI


Türk Ceza Kanununda ve uyuşturucu maddelerle ilgili düzenlemeler ihtiva eden diğer özel ceza yasalarında uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve istihsalinden ne anlaşılması gerektiği ve bu ayrımın sebebine ilişkin bir tanım ve açıklama  bulunmamaktadır. 1961 tarihli Uyuşturucu Maddelere Dair Tek Sözleşmesinin 1/n Maddesinde imal “İstihsal hariç, uyuşturucu madde elde edilmesini mümkün kılan bütün işlemleri ifade eder, ve uyuşturucu maddelerin arıtılması ve diğer uyuşturucu maddelere dönüştürülmesi işlemlerini kapsar.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre uyuşturucu maddenin niteliğinde değişiklik yapmayan işlemler imal kavramına girmez[1]. Bu halde tarımsal üretimle elde edilen ve ilk hali ile uyuşturucu olarak kullanılan maddelerin bu şekilde elde ediliş tarzı imal olarak kabul edilmemiş, istihsal olarak tanımlanmıştır.
Türkiye’de uyuşturucu madde istihsali suçları 2313 Sayılı uyuşturucu maddelerin murakabesi hakkında kanunda ve 3298 sayılı  uyuşturucu maddelerle ilgili kanunda düzenlenmiştir.  2313 sayılı kanunda kenevir bitkisinin, 3298 sayılı kanunda ise haşhaş bitkisinin ekim ve kullanımına ilişkin izinden hasada, ithal ve ihraca ilişkin bütün hususlar  yer almaktadır.



Esrar, dünyanın hemen hemen tüm coğrafi kesimlerinde yetişebilen kenevir bitkisinden elde edilmektedir. Bitkinin özsuyunda bulunan uyuşturucu aktif maddesi Tetraa Hydru Cauuabiuol'ü, hashas bitkisinde olduğu gibi kolayca elde etmek mümkün değildir, ancak bitkinin kendisinin çeşitli yollarla işlenmesi sonucunda içindeki özsuyunu muhafaza etmesi sağlanarak kullanımı mümkün olmaktadır. Bir de bitkinin gövde ve yaprak bölümlerinde bulunan aktif maddenin değişik oranlarda olması nedeniyle, bitkinin değişik bölümlerinden ayrı ayrı esrar üretimi yapılması, esrar maddesinin çeşitlerini daha da arttırmaktadır[2].
Kenevir bitkisinin yapraklarının üzerindeki reçinenin çıkarılması ile Reçine esrar, kurutularak elekten geçirilmesiyle toz esrar, çeşitli şekillerde preslenmesi ile pres veya takoz esrar, aktif maddenin fazlaca bulunduğu üst yapraklardan elde edilen esrara gonca esrar, esrarın alkol, kloroform, hexane veya petrol eteri ile damıtılmasıyla likit esrar ismi verilen esrar çeşitleri elde edilir. Dünyada, çok eski tarihlerden bu yana yaygın olarak kullanılan bir uyuşturucu madde olan esrar maddesi toplumların kültürleri içinde yer aldığından, her toplumda değişik adlarla anılan değişik fiziksel özellikte bir çok çeşitlerinin bulunduğu görülmektedir. Günümüzde yasadışı kenevir bitkisi ekimi ve esrar üretim alanlarını belirleyebilmek kolay değildir. Hemen her ülkede, en azından ülkedeki ihtiyacın bir kısmını karşılayabilmek için esrar üretimi yapılmaktadır. Ancak, uluslararası ticari boyutları olan esrar üretimi ele alındığında, ilk etapta yasadışı haşhaş ekim alanları olan Güneydoğu ve Güneybatı Asya Bölgeleri akla gelmektedir[3].
Ülkemiz, kenevir ekiminde de haşhaşta olduğu gibi geleneksel bir ekicidir. Ekim alanları 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkındaki Kanun ile düzenlenmektedir.


2313 sayılı kanunun gerekçesinde “…çünkü bu tahditlerden maksat uyuşturucu maddelerin tıbbi ve ilmi maksatlar haricinde kullanılmasına ve imaline mani olmaktır” denmiş, 3. Maddeyle ilgili olarak hükumet tarafından hazırlanan gerekçede ise şu görüş ileri sürülmüştür. “Bizde uyuşturucu maddeler meselesinde esrarın bir hususiyeti vardır. Esrar hint kenevirinden istihsal olunur ve kısmen memleket dahilinde kullanılır ve büyük miktarı da gizli olarak ihraç edilir son zamanlarda memleket dahilinde esrar istihsali artmıştır. Esrarın istihsalini men etmeye yarayan mevzuatımız kafi değildir. Bu cihetle bu layihada esrar istihsaline yarayan nebatın ekilmesi ve esrar istihsali külliyen men edilecek hüküm konmuştur” denilmektedir[4]. Buradan da anlaşılacağı üzere esrar elde etmek amacıyla kenevir ekmek suçunun hukuksal konusu, uyuşturucu maddelerin denetimi ve buna bağlı olarak kamu sağlığının korunmasıdır[5].

3. 2313 SAYILI YASADA DÜZENLENEN SUÇLARIN FAİLİ
2313 sayılı yasada düzenlenen suçların faili herkes olabilir, failin sayısı ya da belli sıfat ve özellik taşıması suçun oluşumunu etkilemez[6].


Kenevir bitkisini ekmeye yönelik hareketler suçun maddi unsurunu oluşturur. 2313 sayılı yasaya aykırı olarak kenevir bitkisi ekili olduğu sürece esrar elde etmek amacıyla kenevir bitkisini ekmek suçu oluşacaktır. Kök sayısının bir veya binlerce olması arasında suçun maddi unsuru açısından bir fark bulunmamaktadır. 
Ekim yapılan arazinin bir bölümünde dikili kenevir bitkileri bulunurken bir bölümünde hasat yapılmış ve kurutulmaya bırakılmış bitkilerin bulunması halinde, esrar elde etmek amacıyla kenevir ekmek ve ele geçen miktara göre uyuşturucu madde bulundurmak veya uyuşturucu madde ticareti suçu oluşacaktır[7].
2313 sayılı yasada kenevir/esrar istihsaline ilişkin suçların maddi unsurları ekim yapılan yer ve ekimin amacına göre değişmektedir.
Buna göre;

a. İzinsiz veya İzne aykırı Kenevir Ekmek Suçu : 2313 sy. md. 23/4 de izin belgesi almadan ya da izin belgesi almasına rağmen bilerek belgesinde belirtilen alandan fazla yerde veya izin belgesinde kayıtlı yerden başka yerde kenevir ekimi yapan kişinin cezalandırılacağı düzenlenmiştir. 2313 s.y.md 23/1’e göre kenevir ekimi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının iznine tabidir[8]. Bu suçun maddi unsuru Tarım ve Köyişleri Bakanlığının izni olmaksızın veya izin belgesinden izin verilen alandan fazla bir alanda veya izin belgesinde belirtilen alan dışında bir yerde kenevir ekimi yapılması suçun maddi unsurunu oluşturmaktadır. Kenevir ekimi amacıyla tohumun toprağa atılması ile suç oluşmaktadır[9].

b. Kendi İhtiyacı Olan Esrarı Elde Etmek İçin Kenevir Ekmek Suçu: 2313 s.y. md. 23/5-2. cümlede münhasıran kendi ihtiyaç duyduğu esrarı elde etmek amacıyla kenevir ekmek suçu düzenlenmiştir. Bu suçun oluşumu için esrar kullanıcısı olan failin, bireysel ihtiyacını ortaya koyacak şekilde, az miktarda kenevirin ekilmesi suçun maddi unsurlarını oluşturacaktır.

c. Esrar Elde Etmek İçin Kenevir Ekmek Suçu: 2313 s.y. md. 23/5-1.cümlede esrar elde etmek amacıyla kenevir ekimi suçu düzenlenmiştir. Bu suçun oluşumu için esrar elde etme amacıyla kenevir ekiminin yapılması yeterlidir[10].


Kanun, esrar elde etmek amacıyla kenevir ekmekten bahsettiği için bu suç özel kastla işlenebilir. Dişi Hint kenevirinin HTC etken maddesi yüksek olup, ekim yapılan alanda Hint keneviri bitkisinin erkeklerinin ayıklanıp dişilerinin bırakılması, ekimin gözden ırak alanlarda yapılması, mısır gibi uzun boylu bitkilerin arasında görünmeyecek şekilde büyütülmesi  hint keneviri bitkisinin esrar elde etmek amacıyla ekildiğinin kabulü gerekir[11].
Kenevir ekmek suçu açısından suç vasfının tayininde failin kastı büyük önem taşımaktadır. Ekilen kenevir,  sadece kenevir elde etmek için yapılmış ise 2313 s.y.md.23/4 maddesinde yer alan suçunu, esrar elde etmek amacıyla ekim yapılmış ise 2313 s.y.md.23/5-1.cümlede yer alan suçu, bireysel ihtiyacı karşılamak amacıyla kenevir ekiminin yapılması halinde ise 2313 s.y.md.23/5-2.cümlede yer alan suçunu oluşturacaktır. 


Kenevir bitkisi kozmetikten tekstile kadar oldukça geniş kullanım alanına sahip bir sanayi bitkisidir.  Bu nedenle ekim ve dikimi kontrollü olarak serbesttir. 2313 sayılı yasanın 23 Maddesi ve Kenevir Ekimi ve Kontrolü Hakkında Yönetmeliğe göre kenevir ekim ve dikimi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının izni ve kontrolü ile belli bölgelerde yapılmaktadır. Bu şekilde sanayi ve gıda bitkisi olarak ekimi halinde hukuka aykırılıktan söz edilmesi mümkün olmayacaktır. Kenevir bitkisinin bu şekilde izin verilen alanlar dışında, izin verilen sayıdan fazla olarak ve esrar elde etmek amacıyla ekim ve dikiminin yapılması hukuka aykırılık unsurunu oluşturacaktır.


a. Teşebbüs
Esrar elde etmek amacıyla kenevir ekme suçu kenevir tohumunun toprağa ekilmesiyle tamamlanır. Kenevir bitkisinin tohumunun bulundurulması tek başına suça teşebbüs olarak değerlendirilememekle birlikte ekim sahasında ekim için hazırlıkların başlanmış halde iken failin yakalanması halinde teşebbüs hususu gündeme gelebilecektir[12].

b. İştirak
Bu suça iştirak mümkündür. Tek failli bir suç değildir.

c. İçtima
Esrar elde etmek amacıyla kenevir ekmek suçu müstakil bir suç olup, kenevir bitkisinin dikili bulunduğu sürece suç oluşacaktır. Kenevirin hasadının yapılması ile TCK 188 veya 191’deki suçlar oluşacak olup, her eylem için durumun ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Fikri içtima kuralları da uygulanamaz[13].



Haşhaş (papaver somniferum), gelincikgiller familyasından dolup, güzel renkli, iri ve gösterişli çiçekleriyle gelinciğe çok benzeyen bir bitki olup, yüzyıllardır insanlar tarafından yetiştirilen bir tarım bitkisidir. . Haşhaş ilk yeşerdiği dönümlerde yeşil olarak, marul gibi çiğ olarak tüketildiği gibi tam olgunlaşması ve hasadı sonucunda kapsülünden elde edilen tohumları da çeşitli yöntemlerde gıda olarak tüketilmektedir. Bu bitki, koza şeklindeki, olgunlaşmamış meyvelerinin kabuğundan elde edilen ve birçok ilacın hammaddesinde kullanılan afyon nedeniyle önemli bir bitki olup uyuşturucu suçları açısından en önemli bölümü kapsülüdür. Haşhaş kapsülleri henüz yeşil ve körpeyken çizildiğinde, kabuğundan sütümsü bir sıvı sızar. Ham afyon ya da afyon sakızı denen bu beyaz sıvı havayla temas edince sertleşir ve koyu renkli bir macuna dönüşür. Bu maddenin bileşimindeki morfin ve kodein gibi alkolitler ağrı kesici, uyku verici, öksürüğü dindirici ve rahatlatıcı birçok ilacın yapımında kullanılır. [14]
Ülkemiz, 18 Temmuz 1932'de Milletler Cemiyetine üye olmasının ardından, 3 Nisan 1933'de haşhaş tarımının sınırlandırılması ve afyon satım işlemlerinin, İktisat Vekaleti'ne bağlı olan "Uyuşturucu Maddeler İnhisarı"na verilmesine ilişkin yasa ve 1931 Cenevre Afyon Sözleşmesi kabul edilmiş, 1938 yılında da tekel Toprak Mahsulleri Ofisi'ne devredilmiştir. 1938-1971 yılları arasında ülkemiz, dünya yasal afyon pazarının %50-55'ine sahip olmuştur. 1970'li yıllarda bütün dünya ülkemizi yasal olmayan afyon trafiğinden sorumlu tutmaya ve suçlamaya başlamış ve 1971 yılında afyon üretimi, hükümet tarafından tamamen yasaklanmıştır. Bu yasak, afyon üretimi tek geçim kaynağı olan 1,5 milyon insanı etkilemiş ve topraklarında afyondan başka herhangi bir mahsulün yetişemeyecek olması bu insanları yoksulluğa sürüklemiştir. 1974 yılında ise bu yasak kaldırılmıştır. Haşhaş ekimi, kontrole tabi tutularak, ekim alanları Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmiştir. Daha önceleri haşhaş kapsülünün çizilmesi yöntemiyle yapılan hasat tamamen yasaklanmış, haşhaş kapsülleri çizilmeden TMO tarafından satın alınarak, Bolvadin'de 1981 yılında kurulan Alkaloid Fabrikasına islenmek üzere gönderilmeye başlanmıştır. Fabrika üretiminin %90-95'i ihraç edilmektedir[15].
Ülkemizde haşhaş ekim prosedürü şu şekilde işlemektedir: Her yıl Bakanlar Kurulunun belirlediği ekim yapılacak bölgeler Resmi Gazete`de yayımlanarak duyurulur. Ha şhaş ekimi ve ürünün işlenmesi gibi konular Toprak Mahsulleri Ofisince (TMO) düzenlenir. Ekim izni belgeleri Temmuz ayından itibaren TMO’ca muhtarlıklara gönderilir, bu belgeler kışlık ekim için Ekim ayı sonu, yazlık ekim için 15 Mart tarihine kadar dilekçelerle birlikte TMO`ya verilir. Mart ayı sonunda TMO ekipleri haşhaş tarlalarının ekim alanlarını ölçer ve tarlanın durumunu kontrol eder. Ekim yapılan alan, izin belgesinde belirtilenden fazla olamaz. Güzlük haşhaş Ekim ayında, yazlık haşhaş ise Şubat-Mart aylarında olgunlaşır. Bu dönemde TMO ekipleri tarlaları dolaşarak çizim kontrolü yaparlar, uygun gördükleri takdirde köy bazında "Kırım Belgesi" verirler. Haşhaşlar koza başlarından kırılır ve tohumları alınarak  TMO`ya teslim edilir[16].



 Haşaş ekiminin belli bölgelerle sınırlandırılması ve bu aykırı eylemlerin suç olarak kabul edilerek müeyyidelendirilmesi ile korunan hukuksal değer kamu sağlığıdır[17].


Bu suçun faili herkes olabilir. Failin sayısı, ya da belli sıfat ve özellik taşıması suçun oluşumunu etkilemez[18].


İzinsiz haşhaş ekimi suçu, ekim faaliyetinin Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen ekim bölgesi içinde veya dışında olmasına göre değişmektedir. 
Buna göre:

a. Ekim Bölgelerinde, İzinsiz veya İzne Aykırı Olarak Haşhaş Ekmek (3298 s.y. md. 4/2)
3298 sayılı yasanın 4/2 maddesine aykırı bir ekimden bahsedilebilmesi için, 3298 s.y. md. 2’ye Bakanlar Kurulu kararı ile bir bölgenin ekim bölgesi olarak belirlenmesi, yapılan haşhaş ekiminin bu bölge için Yönetmeliğin 4 ve 5. Maddesine göre Toprak Mahsulleri Ofisinden izin almaksızın veya verilen izine aykırı olarak yapılması gerekmektedir.  Ekim amacıyla tohumun toprakla buluşturulması suçun oluşumu için yeterlidir[19].

b. Ekim Bölgeleri Dışında Haşhaş Ekmek (3298 s.y. md. 4/3)
3298 sayılı yasanın 4/3 maddesine aykırı bir ekimden bahsedilebilmesi için, ekimi yapılan bölgenin 3298 s.y. md. 2’ye Bakanlar Kurulu kararı ile izin verilen bölgelerden olmaması yeterli olup bu bölgelerde ekime izin verilmesi mümkün olmadığı için tohumun toprak ile buluşturulması yeterli olacaktır. 
 
c. İzinsiz Ham Afyon Üretmek (3298 s.y. md. 4/4)
Bu suçun maddi unsurları, Bakanlar Kurulu kararıyla izin verilen bir bölge veya bu bölgenin dışında, haşhaş kapsüllerinin henüz yeşilken çizilerek kabuğundan elde edilen sütün yine kabuk üzerinde iken birikip kurumasından sonra bunların toplanıp birleştirilmesi suretiyle ham afyon elde edilmesidir[20].
1961 tarihli Uyuşturcu Maddelere Dair Tek Sözleşmesinin 1. Maddesinde afyon elde etmeye yönelik tarımsal faaliyetler “istihsal” olarak tanımlanmıştır. Bu sözleşmeye ülkemiz de taraf olup sözleşme Anayasa 90 maddesine göre usulüne uygun olarak kabul edilip, meclis tarafından onaylanmış ve 812 sayılı kanunla uygun bulunarak  5 Ocak 1967 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş olup, bu nedenle ham afyon elde edilmesine ilişkin faaliyetler uyuşturucu madde imali değil istihsali olarak kabul edilmektedir. Belirtilen nedenlerle bu eylemin müeyyidesi ise 5728 sayılı yasa ile değişik 3298 4/4 md.sine göre TCK hükümlerine göre cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Bu değişiklikten önce eylemin 765 sayılı TCK md 403 ve sonraki maddeleri gereğince cezalandırılacağı hükmü yer almakta iken, 5728 sayılı yasa ile yapılan değişiklikten sonra Türk Ceza Kanunu’na göre cezalandırılacağı düzenlenmekle, suçun işleniş şekline ve elde ediliş biçimine göre 5237 sayılı TCK 191 veya 188/3 maddesi olarak uygulanacaktır. Türk Ceza Kanununda imal eyleminin düzenlendiği 188/1 maddesine göre cezalandırılması mümkün olmayacaktır. 


Manevi unsurun varlığı için genel kast yeterlidir. Failin haşhaşı hangi amaçla ektiği, afyonu hangi amaçla elde ettiğinin önemi olmayıp suç oluşacaktır[21].


Suç haşhaş tohumlarının toprağa ekilmesiyle tamamlanır. Ekim suçun oluşması için yeterli olduğundan ürünün büyümesi ve olgunlaşması aranmaz[22]. İzinsiz afyon üretmek suçu açısından da kapsülün çizilmesi ile suç tamamlanmaktadır. Tanımlanan tüm suçların neticesi harekete bitişik olduğundan teşebbüse elverişli değillerdir[23].

Bu kanunda 5728 sayılı yasa ile yapılan değişiklikten önce 4/8 maddesinde suçu işleyen asıl faillere yardım edenler hakkında asıl faillere verilecek cezaların yarısı verilir hükmü kaldırılmıştır. Böylelikle haşhaş ekim faaliyetine katılanlar hakkında TCK’da yer alan iştirak hükümleri uygulanacaktır.






[1] TEZCAN, Durmuş, ERDEM, Mustafa Ruhan,  ÖNOK, Rıfat Murat, Ceza Özel Hukuku, Seçkin Yayınları, Ankara 2015, s. 768
[2] TBMM Uyuşturucu Başta Olmak Üzere Made Bağımlılığı Ve Kaçakçılığı Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu, Kasım 2008, s. 71. KURT, Şahin, KURT, Ela, Uygulamada Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde Suçları, Adalet Yayınevi 2007, s. 30.
[3] TBMM Meclis Araştırma Komisyonu Raporu s. 71. KURT, KURT, a.g.e. s. 34.
[4] Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında 1/741 Numaralı Kanun Lâyihası Ve Sıhhat Ve İçtimaî Muavenet, İktisat Ve Adliye Encümenleri Mazbataları, 31.5.1933 tarih ve 319 sıra nolu  Başbakanlık yazısı. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d04/c016/tbmm04016070ss0319.pdf
[5] GÜNGÖR, Şener, KINACI Ali, (Öğreti ve Uygulama Boyutu İle) Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerle İlgili Suçlar, Ankara 2001, s. 901.
[6] GÜNGÖR, KINACI, a.g.e., s. 901.KURT, KURT, a.g.e. s. 303.
[7] GÜNÖR,KINACI, s. 905.
[8] Türkiye’deki kenevir ekim bölgeleri, Lif üretimi için Kastamonu (Taşköprü) Zonguldak yöresi; tohum üretimi için   İzmir (Tire, Ödemiş), Burdur yöresi ile Amasya (Gümüşhacıköy-Merzifon), Çorum, Yozgat yöresi; hem lif hem tohum üretmek için Samsun – Ordu (Fatsa-Ünye) yöresidir, TBBM Araştırma Komisyonu Raporu s. 71.
[9] KURT, KURT,  a.g.e. s. 307.
[10] KURT, KURT, a.g.e. s. 304.
[11] GÜNGÖR, KINACI, s. 902.
[12] GÜNGÖR, KINACI, s. 908
[13] GÜNGÖR, KINACI, s. 908. KURT, KURT, a.g.e. s. 305.
[14] GÜNGÖR, KINACI, s. 955. ZAFER, Hamide, “Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti Suçu (TCK m.188)”, İlaç Hukuk ve Etik Anlayışı, Sempozyum No.2, 1.6.2007, 94-125: http://hamidezafer.com/wp-content/uploads/2012/05/27-Uyu%C5%9FturucuTicareti-Tebli%C4%9F-YEN%C4%B0-SON-MET%C4%B0N-PDF.pdf (Erişim Tarihi: 27.12.2015),  s. 9. TBMM Araştırma Komisyonu Raporu s. 64.
[15] ÖNER, Mehmet Zülfü, Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti Suçları, Adalet Yayınevi, Ankara 2011 s. 21.
[16] TBMM Araştırma Komisyonu Raporu s. 67.
[17] GÜNGÖR, KINACI, s. 955. KURT, KURT, a.g.e. s. 315.
[18] KURT, KURT, a.g.e. s. 316.
[19] KURT, KURT, a.g.e. s. 316.
[20] KURT, KURT, a.g.e. s. 318.
[21] GÜNGÖR, KINACI, a.g.e. s. 956. KURT, KURT, a.g.e. s. 318.
[22] GÜNGÖR, KINACI, a.g.e., s. 958
[23] GÜNGÖR, KINACI, a.g.e., s. 972.